Yaşam Üzerinde Tasarrufun Sınırları: Kant'ın Ahlak Felsefesi ve Ötanazi

Ötanazi terimi, Yunanca kökenli olup ‘iyi’ anlamına gelen ‘eu’ ve ‘ölüm’ anlamına gelen ‘thanasia’ kelimelerinin birleşiminden türemiştir. Genellikle ‘iyi ya da acısız ölüm’ veya ‘öldürme izni’ anlamını taşımaktadır. Ötanazi, hastaların dayanılmaz acılarını sonlandırmak amacıyla öldürücü bir maddenin tıbbi müdahale yoluyla uygulanmasıdır. Genel anlamıyla ise ötanazi, ölümcül, tedavi edilemez veya tedavisi büyük acılara yol açan hastalık ve rahatsızlıklar yaşayan bireylerin, ölümüne izin verilmesi ya da bu yöndeki taleplerine yardımcı olunması şeklinde tanımlanmaktadır. Bu anlamda ötanazi uygulaması, bireyin yaşam ve ölüm üzerindeki karar hakkını sorgulayan, etik, tıp ve hukuk gibi birçok disiplinde tartışmalara yol açan çok yönlü bir olgudur. Ötanaziyi savunanlar, insanın kendi yaşamı üzerinde söz hakkına sahip olduğunu, şiddetli acılar çeken ve iyileşme şansı bulunmayan hastaların onurlu bir ölüm hakkına sahip olması gerektiğini ileri sürmektedir. Buna karşın, ötanazi karşıtları, insan hayatının mutlak bir değer taşıdığını ve tıbbın temel amacının yaşamı sürdürmek olduğunu vurgulayarak, bu uygulamanın etik ve hukuki açıdan meşrulaştırılamayacağını savunmaktadır. Bu tartışmalar, ötanazinin yalnızca bireyin tercihiyle sınırlı bir mesele olmadığını, aynı zamanda ahlaki sorumluluklar ve etik ilkeler doğrultusunda daha geniş bir çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.



Felsefe, hukuk, tıp ve din gibi farklı alanlarda ele alınan ve tartışma konusu olan ötanazi, tarih içerisinde de farklı birtakım görüşler doğrultusunda şekillenerek kabul görmüş ya da reddedilmiştir. Ötanazinin ahlaki ve yasal boyutları ile ilgili tartışmalar, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında daha görünür hale gelmiş olsa da Antik Yunan ve Romalılar ile bazı Stoacı ve Epikurosçu düşünürler, yaşamın her koşulda korunması gerektiği fikrine katılmıyorlardı. Babil ve Asurlularda, tedavi edilemeyeceği ya da iyileşme şansı olmayan hastalara, hekimlerin herhangi bir müdahalede bulunması yasaklanmıştı. Eski İsrail’de ise iyileşme olasılığı olmayan hastalara, yaşamlarının hızlı bir şekilde sona ermesi için 'frankincense' bitkisi verilmekteydi. 16. yüzyılda Thomas More, Utopia adlı eserinde çaresiz ve sürekli acı çeken hastaların, hayatın bir işkenceye dönüştüğü durumlarda hem kendilerine hem de çevrelerine yük olmamaları adına, acılarını sonlandırmanın kişinin isteğine bağlı olarak makul bir çözüm olduğunu savunarak, bir bakıma ötanaziyi desteklemektedir. 18. yüzyılda, ötanazi kavramını ilk kez kullanan Bacon, doktorun temel görevinin hastayı sağlığına kavuşturmak ve acılarını hafifletmek olduğunu belirtir. Bacon, acıları hafifletmenin yalnızca tedaviyle değil, bazı durumlarda hastaya huzurlu ve kolay bir ölüm sağlamakla da mümkün olabileceğini ifade etmektedir. David Hume, insanın özerkliğini vurgulayarak ötanaziyi savunur ve hastanın, acılarla dolu hayatını sırf yaratıcıyı memnun etmek için sürdürmesi gerektiği fikrine karşı çıkar. 19. Yüzyılda ise Nietzsche, hastanın toplum için bir parazit olduğunu ve yaşama zevkinden yoksun bir hayatı sürdürmenin anlamsızlığını belirterek, ötanazi konusunda David Hume’a benzer bir yaklaşımı benimsemiştir.



Amerika’da, özellikle 20. yüzyılın başlarında ötanaziye yönelik yasal düzenleme çabaları başlamıştır. 1903 yılında kurulmuş olan New York Hekimler Birliği Derneği, doktorların; verem, kanser ve omurilik hasarı nedeniyle felç geçiren hastalara ötanazi uygulamasının uygun olabileceği sonucuna varmıştır. İlerleyen yıllarda, Ohio ve Iowa eyaletlerinde, şiddetli acılar çeken hasta kişilere ötanazi uygulanmasını içeren yasa tasarıları gündeme getirilmiş, ancak onaylanmamıştır.35 1980’li yıllara gelindiğinde, ötanaziye ilişkin yasal düzenleme girişimleri oldukça hız kazanmıştır. 1980 yılında, Amerika’da pasif ötanazi, Hollanda’da ise hem aktif hem de pasif ötanazi yasal hale gelmiştir. Aynı dönemde, Belçika’da da ötanaziyi yasallaştırmak için kararlar alınmıştır. 1988’de ise uluslararası bir topluluk olan “Dünya Ötanazi Birliği” kurulmuş ve “World Right To Die Newsletter” adını verdikleri yayınlarla bu konudaki farkındalığı artırmak amacıyla daha geniş kitlelere ulaşmayı hedeflemişlerdir.



Ötanazi, bireyin yaşamını sonlandıracak bir müdahalede bulunulması ya da tedaviye son verilerek doğal sürecine bırakılması şeklinde gerçekleşebilir. Bu iki durum, sırasıyla ‘aktif ötanazi’ ve ‘pasif ötanazi’ olarak adlandırılmaktadır. Genel anlamıyla pasif ötanazi, iyileşme şansı olmayan hastanın isteği üzerine, hayatta kalmasını sağlayan destekleyici tedavinin uygulanmaması ya da mevcut tedavinin sonlandırılması yoluyla ölüm sürecinin gerçekleşmesine olanak sağlanmasıdır. Bu anlamıyla pasif ötanazi, tıbbi olanaklarla ölüm sürecini kontrol etmek yerine, sürecin kendi koşullarında gerçekleşmesine ve yaşamın doğal döngüsünde ilerlemesine izin vermektedir.



Aktif ötanazi, hastanın talebi doğrultusunda ve kişinin yaşamını sona erdirmek amacıyla, ölümcül etkisi olan bir ilacın doğrudan enjekte edilmesidir. Aktif ötanazi uygulamasında, yöntemin belirlenmesinde hastanın mümkün olduğunca acı çekmemesi ve işlemin kısa sürede etkili olması önceliklidir. Bu süreçte, hasta tamamen bilinçli bir şekilde hareket eder ve ne yapılacağını açıkça bilmektedir. Hekim, uygulanacak yöntem, kullanılacak ilaçlar ve olası sonuçlar hakkında hastayı detaylı bir şekilde bilgilendirir. Hasta, bu bilgiler doğrultusunda sürece onay vermektedir. Bu nedenle aktif ötanazide hastanın sürece doğrudan katılımı ve rızasının net, şüpheye yer bırakmayacak şekilde alınması oldukça önemlidir.



Aktif ötanazi ve pasif ötanazi arasındaki farka göre aktif ötenazide, doğrudan bir uygulama gerçekleştirilir ve herhangi bir kurtarıcı tedavinin mümkün olmadığı hastaya, dışarıdan bir müdahale ile öldürücü madde uygulanır. Buna karşılık pasif ötanazide, hastanın doğal ölüm sürecini hızlandıracak herhangi bir işlem yapılmamaktadır. Başka bir deyişle, pasif ötanazi, hekimin tedaviyi durdurup hastayı kendi doğal süreci içinde ölüme terk ettiği durumlarda gerçekleşir; ağrıyı dindirme gibi destekleyici uygulamalar ise bu kapsam dışında bırakılmaktadır.



Söz konusu aktif ötanazi ve pasif ötanazi arasındaki ayrımın korunmasının temelinde, iki önemli görüş bulunmaktadır. İlk görüşe göre, aktif ötanazide bir eylem ile ölüm sağlanırken, pasif ötanazide eylemsizlik ile ölüm sürecine müdahale edilmediği için bu ayrım korunmalıdır. Farklı şekilde ifade edilecek olursa, birinde öldürme diğerinde ise ölüme terk etme söz konusudur. İkinci görüş ise ‘çifte etki doktrini’ şeklinde adlandırılmaktadır. Çifte etki doktrini, bir eylemin doğrudan amaçlanan etkisi ile öngörülen ancak istenmeyen yan etkileri arasında amaçsal bir ayrım yapmayı esas almaktadır. Dolayısıyla bu ilke, ötanazi özelinde ölümün doğrudan bir amaç olarak hedeflenmesiyle, istenmeyen ancak öngörülen bir sonuç olarak gerçekleşmesi arasında ayrım yapar. Aktif ötanazide ölüm hedeflenirken, pasif ötanazide ölüm istenmemekte ancak öngörülmekte ve bir sonuç olarak kabul edilmektedir.



Ötanazi konusunda önemli olan bir diğer ayrım, istemli ya da gönüllü ötanazi (voluntary euthanasia) ve istem-dışı ötanazi (non-voluntary euthanasia) şeklinde adlandırılmaktadır. İstemli ötanazi, kişinin özgür iradesi ile karar alarak, yaşamına son vermek amacıyla huzurlu ve acısız bir ölümü seçmesidir. Bu durumda, ötanazi talebinde bulunan bireyin yeterince bilgilendirilmesi ve birtakım şartları sağlaması gerekmektedir. Bu şartlar sırasıyla, kişinin içinde bulunduğu durumu değerlendirebilecek zihinsel kapasiteye sahip olması, psikolojik durumunun bu değerlendirmeyi sağlıklı bir şekilde yapmaya uygun olması ve özgür iradesiyle karar vermesi, durumunun tedavi edilemez nitelikte olması ya da tedavinin son derece zor ve uzun bir süreci içermesi, ötanazi beyanının şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık olması şeklinde ifade edilir. Bunlara ek olarak, birden fazla uzman hekimin hastalıkla ilgili görüş birliğine varmış olması, kişinin ciddi bir ıstırap ya da istenmeyen bir yaşam koşulu içinde bulunması ve onay beyan edebileceği yaşta olması bu süreçte aranan kriterler arasında yer almaktadır.



Yaşam ve ölüm arasında bir tercih yapma yetisine sahip olmayan ya da iradesinin hangi yönde olduğu tespit edilemeyen ölümcül hastalara uygulanan ötanazi, istem-dışı ötanazi olarak adlandırılmaktadır. İstem-dışı ötanazi genellikle koma, bitkisel hayat ya da ağır nörolojik hasarların mevcut olduğu durumlarda gerçekleştirilmektedir. Hastanın bilinçsiz olması ve kendisini ifade edememesi nedeniyle, kararı hasta adına yakın aile üyeleri (eş, ebeveyn, çocuk veya yasal vasi) vermektedir.



Ötanazinin ya da ölme hakkının dayandığı temele ilişkin verilen yanıt, istem-dışı ötanaziye yönelik tutumların farklılaşmasına yol açmaktadır. Yaşamın değerine dair iki farklı görüş, (Dworkin ve Rachels tarafından ortaya konan yaklaşımlar) bu hakkın dayanağını iki ayrı perspektiften ele almaktadır. Dworkin, ötanaziyi bireyin kendi kaderini belirleme hakkı, yani özerklik hakkı temelinde savunmaktadır. Bu hak, kişinin yaşamına dair en kişisel kararları almasını içerir ve kişinin açıkça yetki vermediği durumlarda temsil edilmesi neredeyse imkansızdır. Bu nedenle önceden açık bir talep bulunmadıkça, istem-dışı ötanazi özerklik ilkesiyle bağdaştırılamaz. Rachels ise ötanaziyi özerklik hakkına değil, yaşamın değerine ilişkin yeni bir anlayışa dayandırmaktadır. Ona göre, bazı durumlarda yaşam, yaşamaya değer olma niteliğini kaybeder. Eğer bireyin biyografik yaşamı, geri dönülemez bir şekilde sona ermişse ya da bu yaşama geri dönüş umudu yoksa, biyolojik yaşam anlamını yitirir. Bu nedenle, bilinçsizlik hali kalıcı olan bireylere veya doğuştan birtakım sakatlıklar ile dünyaya gelen bebeklere ötanazi uygulanması kabul edilebilir görülmektedir. Bu iki yaklaşım, istem-dışı ötanazi konusunda farklı sonuçlara ulaşmaktadır. Özerklik ilkesine dayanan görüş, istem-dışı ötanaziyi yalnızca çok sınırlı koşullarda mümkün görürken, yaşamın bazı durumlarda yaşamaya değer olmadığını savunan yaklaşım, istem-dışı ötanaziyi tamamen kabul etmektedir.



Ötanazi, Kantçı etik bağlamında ele alındığında yalnızca bir bireysel özerklik meselesini değil, aynı zamanda ödev ahlakı ve bireyin araçsallaştırılması gibi temel etik ilkeler açısından da önemli bir sorunu gündeme getirmektedir.



Etik tarihinde Kant, insanı yalnızca sosyal bir varlık olarak değerlendiren önceki yaklaşımlardan köklü bir kopuş gerçekleştirerek bir dönüm noktası yaratmıştır. Kant’a kadar etik, bireyin toplum içindeki konumuna ve toplumsal düzeni korumak için gerekli erdemlere odaklanmış; başlıca sorularını insanın diğer insanlarla olan ilişkileri ve toplum içindeki ödevleri etrafında şekillendirmiştir. Kant’ın etik görüşü, insanı yalnızca toplumsal bağlamda değil, aynı zamanda kendi başına ahlaki bir varlık olarak değerlendirmesi bakımından önceki etik anlayışlardan ayrılmaktadır. Diğer yandan, antikçağdan Kant’a kadar egemen olan problem ‘en yüksek iyi’ arayışı olmuş ve bu arayış genellikle mutluluk kavramı etrafında şekillenerek ahlaki erek olarak kabul edilmiş, çeşitli öğretilerde farklı şekillerde tanımlanmıştır. Ancak mutluluk farklı öğretilerde çeşitli şekillerde tanımlansa da evrensel bir tanım üzerinde uzlaşma sağlanamamıştır. Kant, etiğin temelini bu belirsiz ve subjektif mutluluk kavramına dayandırmanın yanlış olduğunu savunarak, ahlakın temellerini başka bir yerde arama gerekliliğini ileri sürmüştür. Diğer bir ifadeyle, etik, bilgi alanında olduğu gibi herkes için geçerli olan a priori bir temele dayanmalıdır. Bu yaklaşım, ahlaki bir sistemin ancak genel geçer bir yasaya dayandırıldığında evrensel bir nitelik kazanabileceğini ifade etmektedir. Kant için böyle bir ahlak yasası, birey tarafından hem kendisi için istenen ve eylemlerini buna göre yönlendirdiği bir ilke, hem de başkaları tarafından istenebilecek ve evrensel bir ilke olarak kabul edilebilecek bir nitelik taşımalıdır. Böyle bir yasa, yalnızca özgür bir insan tarafından arzu edilebilir; zira özgürlük, insanın kendi iradesini kullanarak kendisine yasa koyabilme kapasitesidir. Kant ayrıca ahlak yasasının, ‘en yüksek iyi’ olarak tanımlanan bir kavrama indirgenemeyeceğini savunur; çünkü iyilik, yalnızca bu yasayı isteme ve ona uygun davranma iradesinde anlam kazanmaktadır. Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı eserinde “Dünyada, dünyanın dışında bile, iyi bir istemeden başka kayıtsız şartsız iyi sayılabilecek hiçbir şey düşünülemez” ifadesiyle, koşulsuz iyinin temelinde iyi istemenin yer aldığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Kant'a göre iyi isteme, sonuçlarından, başarısından ya da belirli bir amaca hizmet etme kabiliyetinden bağımsız bir şekilde, yalnızca istemenin kendisi olarak değerli ve iyi kabul edilmektedir. Üstelik iyi isteme, tüm eğilimlerin sağlayabileceği herhangi bir yarardan ya da sonuçtan çok daha üstündür.



Kant’a göre irade, ancak salt pratik akıl ve onun ilkeleri tarafından yönlendirildiğinde gerçek bir ahlaki irade ya da iyi isteme olarak kabul edilebilir. Bu ilkeler, doğadaki nedensel yasalar gibi deneyime ya da doğal eğilimlere dayanmaz; aksine, tamamen ahlaki zorunluluğa dayalıdır. Salt pratik aklın ilkeleri, ‘yapmalısın’ buyruğu ile kendini gösterir ve bireyin eylemlerini, doğa olaylarının nedensel bağlantılarla yönlendirilmesinden farklı bir şekilde, ahlaki bir temelde yönetmektedir. Bu anlamda akıl, gereksinimlerin karşılanmasında kesin bir rehber olmaktan ziyade, istemeyi etkileyen pratik bir yeti olarak işlev görmektedir. Doğanın her şeyi amaca uygun bir şekilde düzenlediği düşünüldüğünde, aklın esas belirlenimi, başka bir hedefe ulaşmak için araç olarak kullanılmaktan ziyade, kendi başına iyi olan bir istemeyi ortaya çıkarmaktır. Kant, salt pratik aklın yasalarını kategorik buyruklar şeklinde ifade etmiş ve teknik pratik akla dayanan hipotetik buyruklar ile kategorik buyruklar arasında bir ayrım yapmıştır. Hipotetik buyruklar, belirli bir amaca ulaşmak için bir araç olarak işlev görür ve genellikle çıkar ve yarar temelinde şekillenir. Buna karşılık, kategorik buyruklar hiçbir koşula bağlı değildir ve koşulsuz bir gereklilik ifade eder.



Kant, yalnızca kendinde değerli ve saygıya layık olan iyi isteme kavramını temellendirebilmek amacıyla bu kavramı ödev anlayışı çerçevesinde ele almaktadır. Bu noktada ödeve uygun ve ödevden dolayı eylemler arasındaki farkın anlaşılması oldukça önemlidir. Ödeve uygun bir davranış, ödevden dolayı davranıştan farklıdır; çünkü bu tür bir eylemde, ahlaki buyruğa uygunluk kişisel yarar ve çıkarla bir araya gelmektedir. Oysa gerçek ahlaklılık, kişinin ödev bilinciyle hareket ettiği, yani ödevden dolayı eylemlerde ortaya çıkar. Ödev, yalnızca ödev olduğu için yerine getirilmelidir ve gerçek iyi niyet de bu anlayışta temellenmektedir. Dolayısıyla yalnızca ödev buyruğuna tabi bir isteme iyi niyet taşıyabilir. Buradaki önemli nokta, eylemin, salt arzu ya da eğilimden ziyade ahlak yasasına saygı bağlamında gerçekleştirilmesidir. Birey, bir eylemin nesnesine ya da eğilimlerine saygı duyamaz; bunlar olsa olsa onaylanabilir ya da benimsenebilir. Ancak saygı, yalnızca yasaya, daha doğrusu yasaya saf bir şekilde duyulan saygıya yöneliktir. Ödevden dolayı gerçekleştirilen bir eylemde, eğilimlerin ve istemenin nesnelerinin etkisi tamamen dışlanmalıdır. Bu durumda, ödev kavramı nesnel olarak eylemin yasaya uygunluğunu, öznel olarak ise bu yasaya saygıdan kaynaklanan bir istemeyi gerektirir. Ödeve uygun bir eylem ile ödevden dolayı, yani yalnızca yasaya duyulan saygıdan kaynaklanan bir eylem arasındaki fark da bu ayrımda ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda eylemin ahlaki değeri, onun beklenen etkisinde ya da bu etkiye ulaşmayı amaçlayan herhangi bir ilkede bulunmaz; zira bu etkiler, başka nedenlerle de ortaya çıkabilir niteliktedir. Ancak ahlaki olarak koşulsuz iyi, yalnızca akıl sahibi bir varlığın istemesinde yer almaktadır. İstemenin belirleyicisi, umulan bir etki değil yasa tasarımıdır. Ahlaki iyilik, etkilerden bağımsız olarak, yasa tasarımına göre eylemde bulunan kişinin istemesinde zaten mevcuttur. Dolayısıyla saygı hiçbir zaman şeylere değil, her zaman ve her koşulda kişilere yönelmektedir. Doğa olayları, hayvanlar veya nesneler hayranlık, korku ya da sevgi gibi duygular uyandırabilir; ancak bunlar saygı olarak nitelenemezler. Bir insana duyulan gerçek saygı, onun ahlak yasasına uyumundan kaynaklanmaktadır.



Kant’ın ahlak yasası, insanın istemesini belirleyen evrensel bir ilke olarak tanımlanmaktadır ve Kant bu yasayı “öyle eyle ki, senin istemenin maksimi, hep aynı zamanda genel bir yasamanın ilkesi olarak da geçerli olabilsin” şeklinde ifade etmektedir. Kant’ın ahlak yasası olarak sunmuş olduğu kategorik buyruğun bu temel formülü, fenomenler dünyasında yani doğada bulunmayan, sadece insana özgü bir yasadır ve doğa varlığı olarak değil, akıl sahibi bir varlık olan insana yöneliktir. Kant, bu bağlamda “aklın olgusu” anlamına gelen ‘Faktum der Vernunft’ kavramını ortaya koymaktadır. Bu kavram, insanın kendi özgür iradesiyle kendisine yönelik bir yasa koyma yetisini ifade eder. Aklın olgusu, ahlak yasasının insan aklıyla bağlantılı bir şekilde varlık kazanmasını ve özgürlüğün bir ifadesi olarak ortaya çıkmasını temsil etmektedir. Kategorik buyruğun olanağının temeli, özgürce isteme yetisine sahip olan ve ‘yapmalısın’ buyruğuna göre eyleyebilen bir varlıktır. Yapmalısın ifadesi, aynı zamanda yapabilme olanağına sahipsin, ‘yapabilirsin’ anlamını taşır; yani ahlak yasasına uygun davranma gerekliliği, özgürlük varsayımına dayanmaktadır.



Kant'ın ahlak yasasının, insanın özgür ve akıl sahibi bir varlık olarak kendi ahlaki yükümlülüklerini belirleyebilmesi ve bu bağlamda da yasaya uygun davranabilmesiyle anlam kazandığı görülmektedir. Kant, insanın akıl sahibi bir varlık olmasını, onun yalnızca bir araç değil, kendi içinde bir amaç olarak değerlendirilmesinin temel dayanağı olarak kabul eder. Şeyler birer araç olarak değerlendirilebilir ve kullanılabilir; ancak kişiler, koşullar ne olursa olsun, her zaman en yüksek saygıya layık varlıklar olarak kabul edilmelidir. İnsanın kendinde bir amaç olması düşüncesi, kategorik buyruğun ikinci formülünü ortaya çıkarmaktadır: “Her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun.” Kant’ın bu düşüncesine göre insan olma onuru, her bireyin kişiliğinde daima göz önünde bulundurulmalı ve tüm eylemlerde nihai bir ölçüt olarak ele alınmalıdır.



Kant, ahlak üzerine görüşlerini açıkladıktan sonra şu sonuca varmaktadır: Ahlakilik, insanın değer ve onurunun temelini oluşturur. Ona göre insan, ancak ahlaki bir varlık olmasıyla özerk bir varoluş sergileyebilir ve kendi değerini bu yolla kavrayabilir. İnsan, zaman zaman bu değerden uzaklaşsa da onu bütünüyle kaybetmez; çünkü o, ilke olarak bu değerle yeniden uyum sağlayabilme kapasitesine sahip bir varlıktır.



Görüldüğü üzere Kant’ın etik düşüncesinde insan, yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, aynı zamanda akıl sahibi ve yasa koyabilen bir varlık olarak kabul edilir. Bu nedenle Kantçı etik söz konusu olduğunda ötanazi meselesi yalnızca yaşamın sonlandırılmasıyla ilgili tıbbi bir uygulama şeklinde değerlendirilmemelidir. Söz konusu aktif ve pasif ötanazi ayrımında, pasif ötanazi uygulamasına, aktif ötanazi uygulamasından daha fazla destek verilmektedir. Bu noktada iki temel unsur dikkat çekmektedir. İlki, hastanın pasif ötanazide yalnızca ölme hakkını değil, aynı zamanda beden bütünlüğünü koruma hakkını da talep etmesidir. İkincisi ise, aktif ötanazinin, doğrudan bir müdahaleyi içerdiği için intihara daha yakın bir uygulama olarak algılanmasıdır. Pasif ötanazide hasta, bedenine müdahale edilmemesi veya başlanan müdahalenin sona erdirilmesi gibi nispeten daha az aktif bir eylem talep ederken; aktif ötanazide, ölümcül bir müdahalenin doğrudan uygulanmasını istemektedir. Bu ayrım, etik bir üstünlük anlamına gelmemekle birlikte, talebin niteliğine bağlı olarak farklı zorlukların ortaya çıktığını ve bunların karar süreçlerinde dikkate alındığını göstermektedir. Mevcut ayrımda, özellikle aktif ötanazinin intihara daha yakın bir uygulama olarak değerlendirilmesi, Kant’ın intihar konusundaki etik yaklaşımıyla ilişkilendirilebilir. Kant’a göre, birey sıkıntı veya acıdan kaçınmak için yaşamına son verdiğinde, kendisini yalnızca bir araç konumuna indirgemekte ve varoluşunu kendi başına bir amaç olarak ele alma ilkesini ihlal etmektedir. Zira bireyin kendi yaşamına bilinçli bir şekilde son verme kararı, onun aklını ve dolayısıyla kendisini mutlak bir amaç olarak görmek yerine, acıdan kurtulmanın bir aracı haline getirmesi anlamına gelir. Kant’ın perspektifine göre, insanın kendi kişiliğine zarar verecek ya da yaşamını sona erdirecek şekilde davranması, kategorik buyruğun ikinci formülü ile bağdaşmaz; dolayısıyla, aktif ötanazi de insanın kendisini araçsallaştırması nedeniyle etik olarak savunulamaz.



Çifte etki ilkesi, tıbbi müdahalelerin niyet ve sonuçları arasındaki ayrımı değerlendirerek, bu müdahalelerin ahlaki meşruiyetini sorgulayan önemli bir etik çerçeve sunmaktadır. Bu ilkeye göre bir eylemin kabul edilebilir olması için kötü bir sonucun, iyi bir amacı gerçekleştirmek için kullanılan bir araç olmaması ve iyi sonucun kötü sonuçtan daha ağır basması gerekmektedir. Ötanazinin gerekliliğini savunanlar, dayanılmaz acılar çeken bireyler için ölümün, onların refahı ve onuru açısından daha iyi bir seçenek olabileceğini ifade ederek düşüncelerini desteklemektedirler. Bu bağlamda, birinin ötanazi talebine olumlu yanıt veren kişi, hastanın mevcut durumunun son derece kötü olduğunu ve ölmenin hasta için yararlı ve iyi bir şey olacağını düşünebilir. Amaç acıyı sonlandırmak olduğunda, ötanazi öngörülen bir ölüm sonucuna rağmen bireyin refahına hizmet eden bir müdahale olarak değerlendirilmektedir. Bu ilke, Kant’ın düşünceleri göz önünde bulundurularak ele alındığında, ahlaki eylemin belirleyicisinin sonuçlar değil, eylemin kendisi ve taşıdığı ahlaki ilke olması gerektiği anlayışıyla çelişmektedir. Kant, bir eylemin içeriği ve sonucundan ziyade, o eylemi ortaya çıkaran ilke ve biçiminin önemli olduğunu vurgulamaktadır. Kant’ın ahlaklılık buyruğu olarak sunmuş olduğu bu düşünceye göre eylemin özünde iyi oluşu ise eylemi yönlendiren maksimin ahlak yasasına uygun olup olmamasıyla ilişkilidir. Bu bağlamda ötanazi uygulamasında çifte etki ilkesinin geçerliliği, Kantçı deontolojik etiğin temel ilkeleriyle çelişmektedir. Çünkü Kant’a göre eylemin ahlaki değeri, ortaya çıkacak iyi veya kötü sonuçlardan bağımsız olarak, kategorik buyruğa uygun olup olmamasına bağlıdır.



İstemli ötanazi, bireyin temyiz gücüne sahip olması, aydınlatılmış rıza (onam) ve kararın istemlilik esasına dayanmasıyla mümkündür. Temyiz gücü, kişinin kendisine yapılacak müdahalenin ne olduğunu, bunun olası risk ve sonuçlarını anlayabilme ve bu bilgilere dayanarak bilinçli bir karar verebilme yeteneğidir. Aydınlatılmış rıza ise bir bireyin kendisi üzerinde yapılacak ya da yapılmayacak bir müdahaleye bilinçli ve özgür iradesiyle onay vermesini ifade eder. Tıbbi uygulamalarda, aydınlatılmış rızanın geçerli olabilmesi için bireye durumu hakkında tüm bilgilerin açık, sade ve anlaşılır bir şekilde sunulması gerekir. Hekim, hastayı teşhis, tedavi yöntemleri, olası yararlar ve riskler, tedavinin aciliyeti ile sonuçları gibi konularda bilgilendirmeli ve bu bilgilerin ışığında hastanın makul bir karar vermesine olanak tanımalıdır. İstemli ötanazi, bireyin kendi yaşamının sonlandırılmasına dair karar vermesine olanak tanıması bakımından, özerklik hakkı bağlamında savunulmaktadır. Özerklik hakkı, temyiz gücüne sahip, reşit bir bireyin kendi yaşamını belirleyecek kritik kararları verme hakkını ifade eder. Hastanın bilinci açıkken, ötanaziye ilişkin talimat verdiği durumlarda istem-dışı ötanazinin uygulanabileceğini savunan yaklaşım, yine bireyin özerklik hakkını temel almaktadır. Ölümcül hasta, bilinci yerindeyken ve temyiz gücüne sahipken vermiş olduğu bir talimatla, temyiz gücünü kaybettiği durumlarda (koma, bitkisel hayat vs.) ötanazi uygulanmasını talep etmektedir. Bu talimat, yazılı ya da sözlü olabileceği gibi hasta belirli bir kişiyi, kendisi adına karar vermesi için yetkilendirebilir. Eğer böyle bir talimat bulunmuyorsa ötanazi kararı, hastanın yakın çevresi veya yasal temsilcileri tarafından alınmaktadır. Hasta adına karar verme yetkisi, özerklik, mahremiyet ve hasta bireyin en iyi çıkarını gözetme gerekçeleriyle savunulmaktadır ancak burada hastanın özerklik hakkı göz ardı edilmektedir. Kant için özerkliğe saygı, bireylerin ahlaki eylemde bulunma kapasitelerine sahip olmaları nedeniyle değerli görülmelerini gerektirir. Dolayısıyla her birey, kendi ahlaki kaderini belirleyebilecek rasyonel bir varlık olarak, özerk seçimler yapabilme yetisine sahiptir. Bir bireyin özerkliğini göz ardı etmek, onu araçsallaştırmak anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, Kant açısından esas önemli olan bireyin kendine özgü amaçları değil, bu amaçların rasyonel bireyler tarafından evrensel olarak benimsenip benimsenemeyeceğidir. Bu anlamda istemli ötanazinin, özerkliğin Kantçı tanımı çerçevesinde değerlendirildiğinde kabul görmeyeceği söylenebilir. Bireyin kendi yaşamına son verme hakkını kullanması, yalnızca rasyonel bir ilkeye değil, öznel bir amaca dayanıyorsa, bu durum Kantçı ahlak anlayışında geçerlilik kazanamaz. Söz konusu istem-dışı ötanazi olduğunda da durum pek farklı değildir. Kişi, bilinci yerindeyken vermiş olduğu ötanazi kararı ile gelecekteki varoluşunu araçsallaştırmaktadır. Bireyin gelecekteki varoluşunu şu anki özerk iradesine tabi kılması, Kant’ın etik düşüncesi ile uygunluk göstermemektedir.



Sonuç olarak, ötanazi özerklik, insan onuru ve ahlaki sorumluluk gibi temel etik ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, Kantçı etiğin bu konudaki yaklaşımı belirgin bir sınır çizmektedir. Kant için belirleyici olan eylemin sonuçları değil, eylemin dayandığı maksimin evrenselleştirilebilir olup olmadığıdır. İnsan yaşamını sona erdirmeyi içeren bir maksimin evrensel bir yasa olarak istenmesi mümkün olmadığı için ötanazi, Kantçı etik çerçevesinde ahlaki olarak temellendirilemez. Kant’a göre, insanın yaşamını sürdürmesi bir ödevdir; dolayısıyla, amacı insan yaşamını sonlandırmak olan aktif, pasif, istemli ya da istem-dışı ötanazi uygulamaları, Kantçı etik açısından herhangi bir ahlaki ayrıcalık taşımaz. Kişi, doğal bir eğilimle yaşamını korusa da bunun ahlaki bir değeri yoktur. Kişinin eyleminin ya da istemesinin ahlaksal içeriği, yaşamdan tat alamayacak durumda olsa dahi yalnızca ödev bilinciyle hayatına devam etmesinde yatmaktadır.



Kaynakça



  1. Aşar, Haluk. Biyoetik: Geçmişten Günümüze. Kayseri: Kimlik Yayınları, 2019.

  2. Beyter, Taner. Ötanazi Etiği: Onurlu Ölüm Hakkı Nasıl Savunulabilir?. Ankara: Akademim Yayınları, 2023.

  3. Bolat, Gizem ve Taner Artan. Yaşam Sonu Kararı: Ötanazi İncelemeleri. İstanbul: Aves Yayınları, 2024.

  4. Cevizci, Ahmet. Felsefe Tarihi. İstanbul: Say Yayınları, 2014.

  5. Cevizci, Ahmet. Uygulamalı Etik. İstanbul: Say Yayınları, 2016.

  6. Çağlayan, Muhtar. “Ötanazi ve İntihar,” Adalet Dergisi sayı: 1 (Ocak 1966): 3-33.

  7. Heimsoeth, Heinz. Kant’ın Felsefesi. Çeviren: Takiyettin Mengüşoğlu, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2007.

  8. İlhan, Hatice. “Ötanazi Kavramının Ahlak Felsefesi Açısından İncelenmesi.” Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2011.

  9. İnceoğlu, Sibel. Ölme Hakkı: Ötanazi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1999.

  10. Kant, Immanuel. Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi. Çeviren: İoanna Kuçuradi, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2015.

  11. Kant, Immanuel. Pratik Aklın Eleştirisi. Çevirenler: İoanna Kuçuradi, Ülker Gökberk, Füsun Akatlı, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2014.

  12. Kuçuradi, İoanna. Schopenhauer ve İnsan. Ankara: Yankı Yayınları, 2019

  13. Oral, Uğur. “Ötanazi,” Türkiye Klinikleri Tıbbi Etik Dergisi 3(1), (1995): 8-11.

  14. Özlem, Doğan. Etik: Ahlak Felsefesi. İstanbul: İnkılap Yayınları, 2004.

  15. Topakkaya, Arslan ve Evren Erman Rutli. Kant’tan Hegel’e Alman İdealizmi. Ankara: Fol Yayınları, 2021

Merve Karadağ | 27.01.2026 16:30


Etiketler


Bir Yorum Bırakın

Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

0/250 karakter

Yorumlar


Henüz hiç yorum yazılmamış.